Kİ Dergi Editörün Önerisi
Zamansız bir başyapıt: Memleketimden İnsan Manzaraları
Zamansız bir başyapıt: Memleketimden İnsan Manzaraları
08.06.2015
Kitap
Nazım Hikmet Ran
Yapı Kredi Yayınları
Kitabı İncele  
 

“İstiyorum ki okuyucu 12.000 mısraı bitirdikten sonra vıcık vıcık insan kaynaşan bir mahşerden geçmiş olsun. İstiyorum ki bu insan mahşerinin konkre ifadesi okuyucuya ana hattında muayyen bir devirdeki muhtelif sınıflara mensup Türkiye insanları vasıtasıyla Türkiye’nin muayyen bir tarihi devredeki sosyal durumunu anlatsın...” Nazım Hikmet dev eseri Memleketimden İnsan Manzaraları’nda yapmak istediğini, kendi deyimiyle ‘ana meselesini’ bu sözlerle anlatır Kemal Tahir’e hapisten yazdığı mektubunda.


Açık Radyo ile Boğaziçi Üniversitesi Nâzım Hikmet Kültür ve Sanat Araştırma Merkezi, Memleketimden İnsan Manzaraları’nın yazılışının yetmişinci yıldönümünü kutlamak için “Türkiye Hikâyelerini Anlatıyor” başlığıyla ortak bir proje yürütüyor, hayat-ı hakikiye hikâyeleri biriktiriyorlar şu sıralar.


Nazım Hikmet’in 1941 yılının yine bir Haziran gününde Bursa Hapishanesi’nde yazmaya başladığı, 18 bin dizeyle 540 sayfaya ulaşan, içinde 180 civarında karakterin bulunduğu edebiyatımızın en hayranlık uyandıran metni olarak kabul edilen Memleketimden İnsan Manzaraları’yla yeniden buluşmak ya da tanışmak için güzel bir zaman. Yakın tarihimizin bu en tartışmalı siyasi ve edebi kişiliğinin bu eserinde yapmak istediği aslında bugün tam da ihtiyacımız olan şey sanki: birbirimize ayna tutarak memleketimizi daha iyi görmeye, daha iyi duymaya, daha iyi anlamaya çalışmak...


1940 yılının Eylül ayında önce bir ansiklopedi fikriyle yola çıkan Nazım Hikmet “Meşhur Adamlar Ansiklopedisi”ni yazmaya başladığında hem yeni bir yapı hem de yepyeni bir içerik arayışındaydı. “Ansiklopedi’me generaller, sultanlar, sanat adamları, bilginler, güzellik kraliçeleri, katiller, milyarderler değil; ünleri fabrikaların duvarlarını, köylerinin çitlerini, mahallelerinin sınırlarını aşmayan işçiler; köylüler, esnaflar giriyordu” diye özetler içeriğe ilişkin düşüncelerini 1961 yılında Memleketimden İnsan Manzaraları’nın Rusça çevirisi için yazdığı kısa önsözde. Ama A harfinden H harfine kadar yazabildiği Ansiklopedi’nin kurgusal yapısı bir türlü içine sinmez. Karakterleri oluşturmaya başlasa da metinde bir bütünlük kuramaz. Hatta Kemal Tahir’le yazışmalarında da bunu dile getirir samimiyetle.


“Meşhur Adamlar Ansiklopedisi” yarıda kalır belki ama Nazım Hikmet’in yeni metot arayışında önemli bir rol oynar; onu Memleketimden İnsan Manzaraları’nın başına oturtmayı başarır. Şöyle tanımlar yazdığı metni Nazım Hikmet, Kemal Tahir’e: “Yani şimdi şu yazdığım 3350 küsurluk kitap bir şiir kitabı değil. İçinde şiir unsuru var, hatta bazen teknik bakımdan kafiye filan bile. Fakat aynı derecede nesir ve tiyatro, hatta senin kaydettiğin gibi sinema senaryosu da var.”


Yapısı, türü, içeriği açısından edebiyatımıza büyük bir yenilik getiren Memleketimden İnsan Manzaraları aynı zamanda Cumhuriyet rejiminin de sıkı bir eleştirisidir.180’e yakın karakterin ağzından Balkan Harbi’nden İkinci Dünya Savaşı’na kadar uzanan bir zaman dilimini aktarırken hem Cumhuriyet öncesini hem de sonrasını, toplumun yaşadığı değişimi ya da değişmeyenleri de gösterme imkanı bulur.


Vıcık vıcık insan mahşeri


Yazılışından yaklaşık yirmi yıl sonra 1966-67 yıları arasında beş cilt olarak Memet Fuat tarafından De Yayınevi’nde basılan Memleketimden İnsan Manzaraları’nda ilk bölüm Haydarpaşa Garı’nda 1941 baharında saat 15.00’te başlar. 15.45 Ankara katarını bekleyen yolcular ve garda bulunan yoksul insanlardır Nazım Hikmet’in ilk sahnede bize tanıştırdığı karakterler. Aralarında işsizlerin, evsizlerin, pezevenklerin, mahkumların da olduğu bu karakterleri sanki tek plan çekilmiş bir sinema filmi gibi Haydarpaşa’nın merdivenlerinden bekleme salonuna, sonra da 510 nolu üçüncü mevki vagonun sıralarına kadar takip eder ve yanlarına oturuverirsiniz. Ankara’ya kadar herkesin hikayesini dinler, aralarında geçen konuşmaları işitir, tıpkı film izler gibi bazen de suskunluklarına ya da söyleyemediklerine şahit olursunuz. Kitabın açılışında karşımıza çıkan ve “tuhaf şeyler düşünmekle meşhur” olan Galip Usta’yla da burada tanışırsınız, hep kitap okuyan mahkum Halil’le de. Karakterler öyle gerçektir ki yolculuk hiç bitsin istemezsiniz.


İkinci bölüm de yine aynı garda aynı gün başka bir saatte başlar. Bu kez saat 18.38’dir ve kahramanlarımız 19.00’da kalkacak olan Ankara sürat katarının yataklı yolcularıdır: yani zenginler, işadamları, milletvekilleri, hükümetle iş yapan yabancılar...


İlk bölümde tanıştığınız Halil’in hapishane ve hastane günlerinin anlatıldığı üçüncü bölümle birlikte karakterler de giderek artar. İyi insanlar ya da daha az iyi insanlar da vardır bunlar arasında ama sanki “kötüler” hep biraz daha göz önündedir. Canınızı acıtan, içinizi burkan kötülüklere şaşsanız da izlemek zorunda kalırsınız: Hamile bir kadına kiraz vermemek için elindeki sepeti pencereden boşaltan Şahende Hanım da her devrin adamı Nuri Cemil de buradadır ve gerçektir.


Erkan Irmak, Nazım Hikmet’in edebiyatını, özellikle Kuvayi Milliye Destanı ve Memleketimden İnsan Manzaraları çerçevesinde ayrıntılarıyla incelediği “Kayıp Destan’ın İzinde” adlı titiz çalışmasında Nazım Hikmet’in toplumu yorumlayışına karakterler üzerinden bir yenilik getirdiğini vurgular. Doğrudan rejimin kendisini hedef alan Nazım Hikmet bunu sadece şehirliler ya da toprak ağaları üzerinden değil “...rejimin içerdiği bütün halk unsurlarını kapsayacak şekilde yapar. ” Irmak’a göre bu eleştiride halk, “ne romantik bir idealleştirmeyle sömürüyü bitirecek devrim hareketini başlatacak temiz kalabilmiş bir yığını temsil eder, ne de cahil, eğitimsiz, unutulmuş olması yüzünden yaptıklarının sorumluluğunu taşımadığı düşünülen edilgen, çocuk ve masum bir kitleyi.” Irmak Nazım Hikmet’in bu noktada farklı bir tümdengelimcilik yaptığını belirterek “...ezen– ezilen, sömürü ya da ‘kötülük’ ilişkilerinin faturasını, kimseyi dışarıda bırakmadan, mevcut rejimin içinde kalan herkesi kapsayacak şekilde ve herkese kendi hissince bölüştürecek şekilde çıkartır” görüşünü savunur.


Cumhuriyet’in gölgesinde savaş ve barış


İkinci bölümde Nazım Hikmet’in deyimiyle bir “sürpriz” de çıkar karşınıza. Yemekli vagonda yolculara servis yapanlar Kuvayi Milliye Destanı’nı okurlar aralarında. Yazar kendi eserini bir başka eserin içinde Garson Mustafa’ya okuturken metinde bazı değişiklikler yapmış, hatta Kuvayi Milliye Destanı içindeki karakterlerden bazılarını da Ankara’ya giden trenlerin içinde okurun karşısına çıkarmıştır.


Tek başına bir araştırma konusu olabilecek bu tercihin (nitekim Erkan Irmak da kitabında bu konuyu ayrı bir bölümde ele almış) temel nedeni Kuvayi Milliye Destanı’nın Kurtuluş Savaşını ve Cumhuriyet ideolojisini “Nutuk”la aynı doğrultuda, Kemalizm’e paralel anlatan, Memleketimden İnsan Manzaraları’nın ise rejime eleştirel yaklaşan bir metin olmasıdır. Bu nedenle Nazım Hikmet halkın kurtuluş hareketine duyduğu saygıya bir selam gibi Destan’ı Memleketimden İnsan Manzaraları’nın içine yerleştirmiş ama rejimin diliyle anlatılan bölümleri çıkarmıştır. Hatta Cumhuriyet’e en büyük eleştiriyi de Destan bitince aşçıbaşının sözleriyle yapar: “Yani, destan bitmesine bitti, biraz acı bitti lakin. Yüreğim üzüldü bayağı. Şöyle ferah, şöyle yiğitçe koşarken kapana tutulmuş gibi oluyor insanın ayağı.”


Memleketimden İnsan Manzaraları’nda rejime yönelik eleştiri bazen köylüye dikilen Sümerbank elbiseleri aracılığıyla çıkar karşımıza, bazen de Ankara Garı’nın tasviriyle. Nazım Hikmet insanların tek tipleştirilmesini, geçmişin unutturulmak istenmesini, dilin zenginliğini kaybedişini farklı karakterlerin ağzından eleştirirken, mekan tasvirleriyle de başkenti, heykelleriyle soğuk ve insansız bir şehir olarak resmeder. Vaatlerini yerine getiremeyen Cumhuriyet, garda masa üstünde ölen Ali ile acıtır en çok canımızı.


Kitapta okura hep hatırlatılan bir konu da savaştır. Geçmiş savaşlar, Balkan Savaşı, Çanakkale Savaşı, Kurtuluş Savaşı karakterlerin ya sohbet konusudur, ya da siperlerini hatırladıkları, kendilerinde iz bırakan yakın geçmişleridir. Bunların yanında bir de kitabın yazıldığı tarihlerde devam eden bir başka, İkinci Dünya Savaşı vardır hikayede. Herkes sürekli merak eder Türkiye’nin savaşa girip girmeyeceğini, kimin yanında gireceğini ya da savaşı kimin kazanacağını; Hitlerci kötüler ise en çok meraklananlardır nedense.
Baştan sona savaşların gölgesinde dinleriz karakterlerin hikayelerini. Bir karakterin dile getirdiği gibi “Bir çeşit balık, bir çeşit ağaç, bir çeşit maden gibi memleketimizde bir çeşit insan yaşıyor ki ömrünün anlatılmaya değer ve bir türlü unutulmayan hatırası; muharebeler”dir. Dördüncü bölümde mevcut savaş radyo aracılığıyla neredeyse canlı yayınla okura ulaşırken hikaye de sanki savaş sonrası daha iyi bir hayatın mümkün olduğuna insanı inandırmak ister gibidir.


İnsan manzaralarının tam zamanı


Erkan Yılmaz, yazıldığı günden bu yana tür açısından hiçbir kalıba sokulamayan bu metni kitabında “modern epik “ olarak tanımlarken “okuyan hemen herkesin zihninde şaşkınlık dolu bir hayranlık bırakmasının gerekçeleri bu özgün konumlanışıyla da yakından ilgilidir” der.
Afşar Timuçin de “Nazım Hikmet’in Şiiri” adlı kitabında “Bu yapıt, bir destan, bir ansiklopedi olmaktan çok, her tür insanı tanımlayan ve örnekleyen bir sözlüktür, bireyselliklerin ilginç özellikleriyle, şaşırtıcı görüntüleriyle resimlendirilmiş büyük bir sözlük” tanımını kullanır.
Edebiyatımızın neredeyse her döneminde sayısız yazarı etkilemesinin nedeni de bu özgünlüğü, bu farklılığı olsa gerek: Kemal Tahir’de, Orhan Kemal’de ya da Yaşar Kemal’de onun izlerini bulmak, Murat Gülsoy’un da yazdığı gibi Oğuz Atay’ın ‘Tutunamayanlar Ansiklopedisi’nde hatta daha yakın zamanda Ayfer Tunç’un Deliler Evi’nde yine onunla karşılaşmak tesadüf değil galiba. Orhan Pamuk’un son kitabı “Kafamda Bir Tuhaflık”ın kahramanı Bozacı Mevlüt’ün bile, “tuhaf şeyler düşünmesiyle meşhur” Galip Usta’ya ne kadar benzediğini düşününce şaşırabilirsiniz.


Memleketimden İnsan Manzaraları ilk okuyuşta insanın başını döndürebilecek kadar fazla karakteriyle, ironik, trajik hatta fantastik öyküleriyle, diliyle, sürprizleriyle nefes kesici bir metin. İkinci, üçüncü okumalarda ise bir metinden çok, okurun bu şaşkınlığını hayranlığa dönüştürmeyi başaran, içine girdikçe kayboluverdiğiniz bambaşka bir dünya. Tıpkı hayat gibi, içinde her şeyin olduğu bir dünya.


Nazım Hikmet, beşinci bölümünde yarım bıraktığı eserini ömür boyu yazmak istediğini anlatır bir mektubunda. Tam da böyle bir metin karşınızdaki: zamansız ve sınırsız... Kaldığı yerden devam etmesini, 1950’lerden bugüne uzanmasını, memlekete bakmasını çok ama çok istiyorsunuz.


“Ben memleketimin sosyal bakımdan karakteristik tiplerini -muayyen bir devirde yaşamış ve yaşayan- vererek muayyen bir devirde memleketimin manzarasını çizmek istiyorum. Yani kitabı okuyup bitirdikten sonra aklında kalmasını istediğim ayrı ayrı insanlar değil, bu insanların aynasından memleketimin top yekün -muayyen bir devirde ve inkişafı halinde– sosyal manzarasıdır” diyen Nazım Hikmet’in yapmak istediğini belki de daha iyi anlıyorsunuz farklı okumalar yaptıkça:


Tekrar okuyun; hatırlamak için ya da tanışmak için okuyun Memleketimden İnsan Manzaraları’nı. Nazım Hikmet’in istediği gibi birbirimizin aynasından memleketin topyekun sosyal manzarasına bakabilmek için okuyun; onun kelimeleriyle söylemek gerekirse “insan dostluğunda şüpheden ve emirden üstün bir an” olabileceğini hatırlamak ve “elektrik ampulü gibi, cereyan alırsa ışık veren insan yüreğini” daha iyi anlamak için okuyun.

Elvan Özkaya

Tüm yazıları listele